Çarşamba, Nisan 29, 2009

DPOY Award


Benim icin en ozel ve en anlamli odule geldik. Peki DPOY odulunu MVP odulunden benim gozumde daha degerli kilan nedir? Pek coklari goz ardi edebilir ancak Dwight Howard bu odulu kazanmakla beraber hem bir rekor kirdi, hem de sadece dort kisinin gerceklestirebildigi bir olayi gerceklestiren besinci kisi oldu.

Dwight henuz 23 yasinda (ay ve gun kusurati da var tabi ki) bu odulu kazanan en genc basketbolcu unvanini elde etti. Bir baska ve daha degerli basarisi ise lig genelinde ribaund ve blok siralamalarinin her ikisinde birden en tepede yer alan besinci sporcu olmasi. Magic’li oyuncu bu oylamayi 542 puanla kazanirken 119 yazar ve televizyonucunun 105’inin ilk tercihi oldu. Kendisini 148 puanla King James ve 90 puanla Dwayne Wade izledi. Peki istatistikler bize ne soylemekte? Asagida her bir oyuncunun sirasiyla aldigi sure, defansif ribaund, toplam ribaund, top calma, blok ve top kaybi istatistiklerini goreceksiniz. (Tabi bu oyuncular icinde ilk uce giremeyen ancak odul adaylari arasinda gosterilen Chris Paul de olacak.)

Name/Ctg.

Min

D. Rebs

Total Rebs

Steals

Blocks

TO’s

D. Howard

35.7

9.6

13.8*

1.0

2.9*

3.04

L. James

37.7

6.3

7.6

1.7

1.1

2.98

D. Wade

38.6

3.9

5.0

2.2

1.3

3.44

C. Paul

38.5

4.7

5.5

2.8*

0.1

2.96

Verilen istatistiklerde * isareti olanlarin ayni zamanda lig lideri olduklarini hemen belirtmek isterim. Aslinda her sey ortada. Bu dortlu icerisinde en az sureyi alan Dwight, bir uzun oyuncu vermesinin avantaji ile ribaundlarda ve bloklarda en etkili olan isim yine kendisi. Ayni zamanda bir uzun icin fena sayilmayacak bir top calma orani bulunmakta. Uzun boyu, muthis atletik kabileyiti ile birlesince ortaya cikan bu tablo aslinda kacinilmaz olmakta. Hele ki bu istatistikleri 48 dakikaya yayacak olursak, iste o zaman ortaya hakikaten inanilmasi zor bir tablo cikiyor. (Aslinda istatistikleri 48 dakikaya yayinca Denver’li Chris Andersen’in blok ortalamasi 5.8 gibi inanilmaz bir ortalamaya cikiyor, cok da onemsememek lazim aslinda.)

Yalniz bu odul kesinlikle LeBron’in savunmadaki inanilmaz gelisimini, Wade ve Paul’in inanilmaz top calma yeteneklerini gormezden gelindigini dusundurmesin. Ozellikle LeBron’in aldigi 148 puan nerelere gelebildigini acikca gostermekte. Eger herhangi bir oyuncu savunmada muthis bir gelisme gostermez ise acikcasi onumuzdeki bir kac sene DPOY odulunun bu oyuncular arasinda paylasilabilecegi gorusunu de olusturdu. (Eskiden Alonzo ve Dikembe arasinda paylasildigi gibi.) Belki de senelerce surecek bir Dwight Howard Hanedanligi’nin baslangicini temsil etmekte. (Ben Wallace’in zamaninda yapitigi gibi.)

Bu odullerin butun bir sezonun taclandirmasi oldugunu daha once belirtmistim. Dwigth Howard hakki olan bir odulu aldi. Sonucta savunma isini komple gerceklestirebilien bir oyuncu. Ancak bu arada top calmadaki basarisiyla Jason Kidd’i, ribaundlardaki basarilari nedeniyle Troy Murphy ve David Lee’yi ve son olarak bloktaki basarilariyla Chris Andersen (cok sukur saglikli bir bicimde donebildi) ve yasli kurt Camby’yi hatirlatmadan edemeyecegim. Sonucta herkes savunmanin bir yonunu iyi yapabilir, ya da birileri cikip yillarca karsi takimin yildiz oyuncusunu can siperhane bir sekilde savunabilir ama ancak Dwight Howard gibiler, Ben Wallace gibiler, Alonze Mourning gibiler, Ron Artest gibiler komple savunmaci olabilirler. (Tabi ki bunlar secim kriterlerine gore soylenmis sozlerdir.)

Dip not: DPOY award 1982-1983 sezonundan bu yana verilmekte olup, genelde uzun oyuncularin (PF-C pozisyonu) bu odulu aldiklarini hatirlatmakta fayda var.

Onehundredpushups.com

Madem blog spor üzerine; geçenlerde sağda solda dolaşırken rastladığım bir siteyi paylaşayım.
Bahsi geçen site, sizden, önce durumunuzu öğrenmeniz için ufak bir test yapmanızı istiyor. Daha sonra da kondisyonunuza göre bir yol haritası çıkarıp en fazla 6 hafta sonunda hedefe ulaştırmayı amaçlıyor. Hedef ise tek sette 100 şınav çekebilmek. Öyle zor bir program da değil, vaktim yok gibi bahaneler geçersiz yani. Haftada 3 gün ve günde ortalama 6-7 dakikalık bir egzersiz programı sadece.
Bence en azından bir iki hafta denenmeli. link de burada efendim..

Programın 200 Squat versiyonu için; http://www.twohundredsquats.com/

Macrofobia'dan not: Bu web sitesi gibi takip ettigimiz ve faydalanabileceginiz web sitelerinin adresleri sol tarafta ucuncu baslik olan "Takip ettigimiz web siteleri" basliginda bulabilirsiniz.

Salı, Nisan 28, 2009

ERSUN YANAL İSTİFA!



Herkese merhabalar,

Bundan böyle tropik fırtına altında yazılarımla birlikte olacağız. Macrofobia’nın da dediği gibi, hiçbir şekilde kendimi spor uzmanı olarak addetmiyorum. Benim buradaki gayem elbette izleyerek ve okuyarak edindiğim bilgileri kendi anlayışım çerçevesinde yorumlayabilmek. Umarım yazacaklarım bir şekilde herkesin hoşuna gider.

Arsene Wenger Arsenal’in başına 1996 yılında geldi. Bu dönem içinde toplam 3 lig şampiyonluğu (1998, 2002, 2004), 3 FA Cup (1998, 2002, 2003) sığdırmış, 2000 UEFA Kupası Finali ve 2006 Şampiyonlar Ligi Finali oynamıştır. Alex Ferguson Manchester United’ın başına 1986 yılında gelmiş, 9 Lig şampiyonluğu (1994, 1996, 1997, 1999, 2000, 2001, 2003, 2007, 2008), 1 FA Cup (1996), 2 Şampiyonlar Ligi (1999, 2008) ve 1 Avrupa Kupa Galipleri Kupası (1991) kazanmıştır. Elbette bu örnekler çok istisnai örneklerdir ve bu sürekliliği yakalayan dünyada takım sayısı bir elin parmaklarını geçmeyebilir.

Fakat istikrar kelimesi herkesin dilinden düşürmediği ve iş gerçeğe dönüştürmeye gelince de hayata geçiremediği bir kavramdır. Herkesin amacı istikrarı sağlamaktır, ama ne zaman yumurta kapıya dayanır, o zaman ilk giden teknik adamlar olur. Ne yazık ki Türkiye’de bu durumun sıkıntısını fazlasıyla görmekteyiz. Türkiye’de bir takım kötü giderse sorumlu her zaman teknik direktör olur ve oluyor da. Tıpkı dün yaşanan gibi. Ersun Yanal, Sivasspor karşısında alınan 3-0’lık yenilgiden sonra istifasını verdi. Aslında pek de şaşırtıcı değil. Bu kadar çok teknik adam kıyımının yapıldığı bir ülkede ise hiç değil. Geçen seneden kalan teknik direktörü ile yola devam eden takım sayısı 8 (Sivasspor [Bülent Uygun], Beşiktaş [Ertuğrul Sağlam sezon içinde geldi], Bursaspor [Samet Aybaba sezon içinde geldi], Kayserispor [Tolunay Kafkas], Ankaraspor [Aykut Kocaman], Gaziantepspor [Nurullah Sağlam sezon içinde geldi], İstanbul Büyükşehir Belediyespor [Abdullah Avcı], Hacettepe [Osman Özdemir]). Bunlardan şu anda sadece Sivasspor, Kayserispor, Ankaraspor ve İst. Bş. Bld. aynı adamlarla yoluna devam ediyor. Yani topu topu 4 takım yaklaşık 2 senedir aynı teknik adamların yönetimi altında top oynuyor. Bu bile esasından Türkiye’deki “istikrar”dan ne kadar bahsedebileceğimizin bir boyutudur.

Özel olarak Ersun Yanal olayından gidersek şurası bir gerçek ki sene başında konulan hedefler ne kadar gerçekçi ise, bu istifa olayı o kadar hayal kırıklığıdır. İlk baştan herkesin bildiği, fakat unuttuğunu düşündüğüm, Trabzonspor’un yeniden yapılamaya gittiğidir. Trabzonspor sene başına toplam 23 transfer ile girdi. Daha sonradan ise Tony Sylva ve Alanzinho da takıma dâhil oldu. Son Sivasspor maçında ilk 11’de geçen seneden kalan oyuncular sadece Serkan Balcı, Hüseyin Çimşir ve İbrahim Yattara. Bu şekilde köklü bir kabuk değişimine giden bir takımdan da çabucak bir başarı beklemek ise hayalcilikten fazlası değil. Bakınız, Trabzonspor’un son 10 yılda transfer ettiği oyuncu sayısı 130. 2000 yılından bu yana kadroda olan oyuncu sayısı ise sadece 6 (Hasan Üçüncü, Erdinç Yavuz, Tayfun Cora, Tolga Zengin, Hüseyin Çimşir ve İbrahim Yattara). Evet, Trabzonspor’un bir kabuk değişimine ihtiyacı vardı, fakat bu değişimden hemen bu sene sonuç beklemek dediğimiz gibi hayalciliktir. Hatta Trabzonspor’un şu sıralamadaki yerinin bile başarı olduğunu söylemek, herhalde, yanlış olmaz. Böyle bir ortamda ise bu istifa Türkiye’de yerleşmiş olan “istikrar kültürümüzün” nerelerde olduğunu da göstermektedir. 

Zırva Tevil Götürmez




Konyaspor teknik direktörü Giray Bulak, Kayseri'den puanlarla dönemeyince faturayı cezalara kesmiş:

"Ligde herkes herkesi yenebiliyor. Ankaragücü deplasmanda Fenerbahçe'yi yeniyor. Ama, lig üstten daha iyi altta oynanıyor. Üstte kavga yaşanıyor. Üsttekilerin sorumsuz davranışının cezasını alttakiler çekiyor. Alttaki, bugün Kayserispor ile oynadığımız maç gibi dürüst karşılaşmalara bakın, birde yukardaki sorumsuzluğa bakın. Cezalar verilirken, ona göre verilmeli ki, üstteki sorumsuzluklar alttaki takımları etkilenmesin.''

Peki fikstür farklı olsaydı?..

Başlık ve içerik http://www.since1910.net/ sitesinden alınmıştır

Pazartesi, Nisan 27, 2009

Ankaragüçlü olmak


Başlık biraz taraflı gibi görünebilir ancak hakkında konuşacağım şeyler aslında her “renk” taraftarının en az bir bölümünü ilgilendiriyor. Ama bir Ankaragücü taraftarı olarak olayları birinci ağızdan anlatmayı tercih ettim.

Memlekette herkesin dilinde bir “futbol terörü” var, herkes şikâyetçi. Çözüm üretmiyorlar mı peki? Elbette kimileri çözümü de cebinde getiriyor; “bu taraftarlar stada alınmasın.” Adama sorarlar; lan olm sen hasta mısın? Ben de çok düşündüm ama aklıma bir çözüm gelmedi. Bu yüzden, az önceki teklifi yapan dengesize saygı duyuyorum. Her neyse… Yazıyı yazmamdaki amaç, yanlış olduğunu düşündüğüm fikirleri düzeltmeye çalışmaktı. Birçok yayın organında bu taraftarlardan gereksiz insan topluluğu diye söz ediliyor. Her yerde benzer şeyler yaşanıyor aslında. Peki gerçekten sorumlu kim? Ya da biz gerçekten haksız ve gereksiz miyiz?

Önce birlikte bir taraftar profili çıkaralım, bunu yaparken örneklerim, Ankara’da “çinçin“ diye adlandırılan üç beş mahalleden birinde doğmuş ve o çevrede yetişmiş, “Gecekondu” tayfasının azılılarından biri olan benimle ilgili olacak genellikle…

Evet, eğitim seviyesi düşüktür. Ancak hangi taraftar topluluğunun eğitim durumu ortalaması 4 yıllık üniversite? Kaldı ki, bir taraftar kitlesini sevmenin önkoşulu eğitim durumu mudur?

Eğitim seviyesi düşük, ama keyiften değil bu. Kesinlikle istisnalar var, zaten yazıyı okurken her cümlede o istisnalar aklınızda bulunsun ki, kimi yanlış düşünceleri düzeltmeye çalışırken aynı hataya biz de düşmeyelim. Birçok defa okul arkadaşlarımın maddi yetersizlikler yüzünden okulu bıraktığına şahit oldum. Çalışmak, kısa vadede ev bütçesine katkıda bulunmak ailelerine daha mantıklı geldi. Zaten o mahallede okulun da ne kadar okuldan sayıldığını siz düşünün. Tayin için yol gözleyen, zilin çalmasını bizden çok bekleyen elinde cetveli eksik olmayan hocalarla dolu bir okul. Eğitim durumu bu olunca da insanların sosyal aktivite ihtiyacını devlet tiyatrolarında, klasik müzik konserlerinde gidermesini bekleyemezsiniz. Üniversite öğrencisi olan ben, ilk tiyatroma birkaç hafta önce gittim, gerisini siz düşünün. Bu insanların eğlenceleri; futbol (öyle böyle değil), mahalledeki düğünler ve belediyenin organize ettiği ücretsiz konserler. Peki, neden futbol? Limonla, pet şişeyle, iç içe geçmiş çoraplarla her yerde oynanabilen bir oyun varken, bu kadar da zevkliyken, düz bir yolu dahi olmayan gecekondu mahallesinde basketbol potası bulup da hor gören kim? Bize göre basketbol züppe oyunuydu. Ben hala oynayamam basketbol mesela.

Bir de örnek alma kısmı var. En temiz çocuğunun en az bir yaralama olayına karıştığı bir mahallede kimi rol model seçeceksin ki kendine? Üstelik bu mahallelerde en kutsal şey belki de kavgadır. Kişiyi üne, ettiği kavga sayısı kavuşturur. Ne zaman ki dalya dersin, level atladın demektir. Şöyle bir örnek vereyim; ağabeylerimiz vardı, ellerindeki tespihi “Ankaragücü“ diye çekerlerdi, çağırırlardı bizi sonra bir güzel kavga ettirirlerdi bizden büyüklerle. Mantık da, dayak yemeden, atmanın öğrenilememesiydi. Biz böyle dayak atmayı öğrenirken, bize bakan herkese “ne bakıyon lan” sorusunu yöneltmeye başladık. Çevredeki her şeyi kavga sebebi yapabilen bir kişiliğe büründüğümü fark ettiğimde burnum iki defa kırılmıştı bile.

Böyle yetişmiş bir gencin, canı kadar sevdiği sarı-lacivert’ine yapılan saygısızlığa sessiz kalması imkânsızdır. Zaten sessiz kalmak diye bir seçenek yok ortada. Rakip taraftarın “o.çocukları” diye bağırışlarına “asıl siz o.çocuğusunuz” deyip yerine oturmak böyle bünyelerin yapacağı iş değildir. Stat çıkışı için kesinlikle yanardönerli bir şeyler hazırlamıştır bile (Kurtuluş metro, Eryaman, Emek, Üniversite durakları ve Kızılay en verimli yerlerdir bu konuda). “sen dedin diye ben öyle mi oldum” gibi acil çıkış kapıları, buralara uğramamıştır.

Ama eleştirilebilecek tek yanımız bunlardan zevk alıyor olmamızdır. Deplasman otobüsünde “ulan şehir girişinde taşlasalar bari otobüsü de olay çıkarsak” diyen, polis görünce “biber gazı oley” diye bağırabilen bir topluluk holigandır. Ama yukarıda bahsettiğim gerçeklerin sonucudur bu. Çözümü de yoktur. “Eğitim olursa, maddi sıkıntılar giderilirse...” Lan bırak zorlama! Bunlar ütopyadan başka bir şey değil. Kimileri bizim mahalle kadar alışveriş merkezinde 20 liraya bir bardak kahve içerken, bizleri amele topluluğu ya da parazit olarak görebildiği sürece değişmez bu. Bu kişiler diktirdi o mahalleleri, bu kişiler yüzünden “Gecekondu” diye bir ses var stadın Gençlik Parkı tarafında (yoksulluğun sorumlusu zenginler dedim, kurtardım paçayı). Aynı topluluk şimdi bizi terörist ilan edip statlara girmemize yasak koymaya çalışıyor. Tribünlere ajanlar sokuyor. Pankartımızı, meşalemizi, davullarımızı yasaklıyor. Yok arkadaş, sen başlattın hepsini, sen taktın bize lakaplar ama bitiren sen olmayacaksın. Durun! Konu dağılmasın.

Demek istediğim, biz böyle büyüdük. Ve bu şartlarda büyümeyi hiçbirimiz seçmedik. Ha, ben kesinlikle şikâyetçi değilim doğup büyüdüğüm yerden. Yine olsun yine büyürüm. Eğer bizi yargılayacaksanız, bunu sıcak evinizde yapmayın.

Size kimi gerçekleri aynen aktardım, birkaçınızı tekrar düşünmeye sevk edebildiysem ne mutlu bana.

Ne olacak bu taraftarin hali?


Sezona buyuk umutlarla girersiniz. Hedefiniz lig sampiyonlugu da olabilir, yeni ciktiginiz bir seviyede ligde tutunmak da... Her seye sifirdan baslamak istersiniz, adina yeniden yapilanma dersiniz. Peki ya taraftariniz butun bu koydugunuz hedefe ulasabileceginiz zaman dilimi icerisinde yeterince sabirli olmazsa?

Genelde taraftarlar icin ahkam kesmek kolaydir. Hele bir de imkanlar dahilinde deplasman maclarina gidenlerdenseniz, iste o zaman kulup yonetiminde bile soz sahibi olabileceginizi dusunursunuz. Yildiz oyuncular transfer edilir, hedefler belirlenir, taraftar mutludur... Peki ya ust uste gelen 3-5 puan kaybindan sonra? Iste o zaman hem yonetim, hem futbolcular hem de teknik heyet icin zor anlar baslar. (Yonetimi saymiyorum bile) Taraftarlar ahkam kesmeye baslarlar. "PAF takimdan gencleri cikartip oynatacagiz, bizden sampiyonluk beklemeyin 2-3 sene deseler dayanirdik be abi" laflari ortalikta dolasir. Su antrenor gelseydi, su hoca kalsaydi soyle dayanirdik boyle dayanirdik... Malesef bunlarin hepsi Turk taraftarlar olarak soylemden ileriye gidemez.

Sabir nedir bilmiyoruz. Iki mac kotuye giderse takimimiz, teknik direktoru kovmak istiyoruz. 3-5 futbolcu da arada kayniyor. Hele birde "X" ruhunu yakalama cabalari... Butun bunlari harcadiktan sonra "Yonetim istifa!" sesleri... Sonuc? Ortaya istikrarsiz takimlar cikiyor. Bir sene sampiyonluga oynayan takim, ertesi sene kume dusmeme mucadelesi verebiliyor.

Peki bu istikrarsizliklarin, basarisizliklarin suclulari biraz da bizler degil miyiz? Sabretmeyi bilmeyen, tek istegi takiminin oynadigi tum maclari kazanmasi olan, renklere degil skor tabelalarina asik olan bizlerin hic mi sucu yok?

Her sey bu kadar acikken sorulabilecek tek bir soru var. Ne olacak bu taraftarin hali?

* Resim www.erzincanhaber.com sitesinden alinmistir.

Perşembe, Nisan 23, 2009

COY Award


NBA'de normal sezon artik geride kaldi. Bugunlerde play-off heyecani ile birlikte yasanan bir diger heyecan ise odullerin kimlere verilecegi... Yilin kocu, Yilin Defansif Oyuncusu, Yilin Caylagi, En Cok Gelisme Kaydeden oyuncu, En Degerli oyuncu... Butun bir sezon iyi bir calisma temposu icerisine giren, bunun yani sira cok da iyi performans gosteren insanlarin bir nevi taclandirilmasi.

Her sene bu taclandirma sirasinda cesitli tartismalar cikar. Yok X kisisi bu odulu haketti mi, Y daha cok haketmisti ama diger yandan Z'nin de hakki yendi. Buna cokca MVP odullerinde rastlardik. Nash iki sene ust uste MVP secilir mi dendi, Kobe'nin senelerce bu odulu alamamasi konusuldu. Bu orneklerde gordugumuz gibi aslinda bu secimlerde bir taraf memnun olsa, diger taraf cok da memnun olmuyor. Herkesin kendisine gore hakli/haksiz oldugu noktalar olabiliyor. Zaten isin icine yorumlama girince bu tarz olaylarin yasanmasi cok normal. Peki ya yorumlarken tarafsak? Iste o zaman cok da sagilikli kararlar veremeyebiliyoruz.

Bu sene COY (Yilin Kocu) odulunu Mike Brown kazandi. Tabi hemen bir kesim tarafindan Spoelstra ya da McMillan'in odulu daha cok hakettigi, Mike Brown'in bu odulu haketmek icin cok fazla bir sey yapmadigi konusulur oldu. COY odulu genelde beklenmeyeni yapan koclara verirlir diye soylendi. Bu tarz secimler yapmak dogru muydu? Seneler boyunca gosterilen gelismeler sonucunda yapilan patlamalar digerlerinden daha mi az onemli? Peki rakamlar, gorduklerimiz bize ne anlatiyor?

Oncelikle Nate McMillan ile baslayalim. Aslinda istikrarli bir sekilde yukselmeye baslayan bir takimin kocu. Cok yetenekli fakat genc, tecrubesiz oyunculara sahip. 2006-2007 yilinda 32-50 olan galibiyet yuzdesi gecen sene 41-41'lere gelmis bu sene ise 54-28'e cikarak Portland'in play-off yapmasini saglamistir. Bildiginiz gibi Trail Blazers bu sene 4. siradan play-offlara kaldi ve rakipleri Houston Rockets. Peki son iki sezonda play-off disi kalan bu takimda neler degisti?

Gecen seneki kadroda yer alan Jarett Jack, James Jines, LaFrentz ve Von Wafer gibi aslinda takima cok da fazla katki saglamayan oyuncular bu sezon kadroda yer almiyorlar. Kimisi gecen sezon takas doneminde, kimisi bu sezonun basinda Blazers'dan ayrildilar. Bu oyuncularin yerini ise gecen sezon sakatlik sebebiyle hic bir macta oynayamayan Oden, Ispanyol Rudy Fernandez, Nicolas Batum ve Jarryd Bayless gibi oyuncular doldurdu. Aslinda istatistiklere soyle bir baktigimiz zaman bu oyuncularin gidenlere nazaran cok daha fazla katki yaptigini hemen gozlemleyebiliyoruz. (Bunlarla ilgili istatistiki bilgilere NBA.com'dan ulasabilirsiniz.) Bunun yani sira Roy'un giderek artan performansinin (ki kendisi All-Star'a secilmeyi basardi.) yanina Aldrige'in gelisimini de katarsaniz, bir de uzerine Steve Blake... Koc McMillan'in elbette bu oyuncularin gelisiminde katkisi oldugu yadsinamaz ancak oyuncularin bu kadar vites arttirmasi, gelen oyuncularin giden oyunculardan cok daha iyi olmasi 13 galibiyet daha fazla alan Portland'da onemli faktorler olarak goze carpmakta.

Simdi gelelim en onemli gelisimi gosteren takima. Heat'ten bahsettigimi biliyorsunuz. Gecen sezon 15 galibiyet alabilen ancak bu sezon bu rakami 43'e kadar yukselten bir takimdan bahsediyoruz. Sezona yeni bir kocla baslayan (Erik Spoelstra) Miami'de aslinda isin rengi gecen sezon basladiginda yavastan degismeye baslamisti. Kotu baslanan bir sezon, pesine Shaq'in takasi ve karsiliginda Marion'un alinmasi, draft icin iyi bir yer edinme cabalari, Wade'in sakatligi derken koca bir sezon kayip gibi gozukmesine ragmen cok iyi bir sekilde bitti Heat icin. Gecen sezon kadroda olan Shaq, Ricky Davis ve Mourning artik kadroda degiller. Heat ise Beasley'i draft ederek bunun yani sira Banks, Diawara, Head ve Magloire'e kadrosuna dahil ederek ve takas doneminde Marion'i Raptors'a gonderip yerine Jermaine "Kazma" O'neal'i alarak aslinda yerinde hamleler yapmis gibi duruyorlar. Ancak burada kadro derinlestirme cabalarindan daha buyuk bir parca var aslinda. Wade'in deyim yerindeyse "zimba" gibi donmesi. Inanilmaz bir performans gosteriyor. Takimin her seyi, tam anlamiyla. Istedigi zaman potaya yonelip sayi yapabiliyor, istedigi zaman takim arkadaslarini oyunun icine katabiliyor. Tam bir lider. Dolayisiyla Spoelstra icin isler o kadar da zor olmasa gerek. Tabi ki oyun duzenini ona gore kurmak, Wade uzerinden oynatabilmek buyuk basari ancak kadro biraz daha derinlestiginde, biraz daha dengelendiginde kocun yapabileceklerini gormek lazim. Erkendi, o yuzden olmadi gorusundeyim.

Peki ya kazanan? Mike Brown'in odulu almasinin nedeni olarak LeBron gosterilebilir. Sonucta elinizde LeBron gibi bir super yildiz varsa, isleriniz hem cok kolay aslinda bir o kadar da zordur. Rakamsal olarak konustugumuz zaman, ki birazdan bu isi yapacagiz, aslinda Mike Brown cok az bir ivme kazandirmis, gerisini takim halletmis gibi gozukebilir. Gercek bu mu? Bakalim...

Gecen sene Cleveland'in kadrosunda Devin Brown, Larry Hughes, Drew Gooden, Damon Jones, Ira Newble ve Donyell Marshall gibi isimler vardi. Bunlarin bir kismi Ben Wallace takasinda Chicago'nun yolunu tuttular. Bir kismi da daha sonra takimdan ayrildilar. Bu sene Cavs'de Mo Williams, Tarence Kinsey ve Dornell Jackson takviyeleri de oldu. Gecen sene takas yoluyla takimdan ayrilan Joe Smith de takima geri donunce uzun rotasyonu da gelismis oldu. Boylece gecen seneden cok daha etkili bir takimla karsi karsiya kaldik. (Oyuncu potansiyeli acisindan bence daha kisitli.)

Cavs, 2007 yilinda NBA finali oynarken 50-32 ile play-offlara kalmisti. Ayni takim 2008 yilinda Konferans Yari Finali oynadiginda 45-37'lik bir performans gostermisti sezon icinde. NBA finalinde San Antonio, gecen sene Konferans Yari Finalinde ise Boston Cleveland'in ruyalarina son vermisti. Takim genelde LeBron'in tepeden baslattigi hucumlarla sayi buluyordu. Ozellikle 2007 play-offlarinda Detroit serisine donecek olursak ne demek istedigimi daha rahat anlayabilecegiz.

Spoelstra'da bahsettigim gibi, bazen koclarin bir senelik ani performanslarina bakarak onlara COY odulunu vermek cok da dogru olmuyor. Brown, takima dogru parcalar da gelince gerek hucumda ozellikle savunmada yaptigi organizasyonlarla takimi LeBron ile birlikte bir ust seviyeye tasidi bu sene ve 66-16lik muthis bir genel performansa ulastirdi. Evinde ise sadece 2 maglubiyet aldi. (Lakers ve 76ers) Takim artik LeBron sahada yokken bir seyler yapabiliyor. Ozellikle 2 sene once, kismen gecen sene durum boyle degildi. LeBron ciktiktan sonra durgunlasan bir takim goruyorduk. Gerci yine su takimdan LeBron'i cikartip, takimi lige koysaniz cok da basarili olamazlar ama yoklari da oynamazlar. Kisacasi Mike Brown'in onunde cok onemli bir test vardi bu sene ve bu testi basariyla gecti. Sonucunda da COY odulunu kazandi.

Peki ya George Karl ve Van Gundy? Acikcasi Billups etkisi George Karl'in onunu tikadi zira gecen sezon Iverson varken asagi yukari ayni kadro elindeydi. (Camby gitmisti ama Nene'nin performansindaki gozle gorulur artis ve JR Smith'in yukselisi Billups'la beraber bu gidisi cok hissettirmedi.) Van Gundy icin de ayni seyler gecerli. Pietrus, Lee katkilari ve Nelson'daki performans artisi, bunlara ek olarak takimin Van Gundy sistemine daha cok alismasi bu takimin bu konuma gelmesini sagladi. Bence play-off'taki performanslari ve gelecek sezon ici performanslari Van Gundy'ye COY odulunu kazandirabilir. Beklemekte fayda var.

Kisacasi bu sene COY odulu bence seneler icinde yapilan calismalarin sonucunda yapilan bu muazzam patlamaya verilen bir oduldu. Mike Brown bunu bu sene en cok hak eden isimdi ve kazandi. Bence rakamlar da, gecen seneler de bunu dogrulamakta.